Küreselleşmeyle hemen her şey gelişti ve değişti. Bu değişimlerin bazısı iyi olarak tanımlanabilirken bazısı ise hem dünyamız hem de insanlar ve kültürler için olumsuz etkilere yol açtı. Sadece sermaye değil insanlar da tarihte hiç olmadığı kadar kolaylıkla sınırlıları aşamaya ve serbest dolaşmaya başladı. Dünyanın diğer ucundaki yaratılan bir şarkı her renkten toplulukları peşinden sürükleyebiliyor artık. Yaşam tarzımız, zevk ve alışkanlıklarımız, hatta değer yargılarımız ve kültürel faaliyetlerimiz bile bu küresel etkileşimden nasibini alıyor; değişiyoruz.

Turizm endüstrisi de bu arzularımıza hizmet eden ticari faaliyetleri konumlandığı bir sektör. Kent yaşamının boğucu karmaşasından bunalan insanların, günlük hayatlarından uzaklaşmak, farklı kültürleri ve ülkeleri tanıma arzusu ile yaptıkları her hareket bir noktada turizme katılması demektir.

Trendler ile birlikte gelişen talep değerlendirildiği gibi, sektör stratejilere uygun talepler de yaratabiliyor. Tatil veya seyahatlerimizi seçerken global trendlere uyabiliyor, ya da meraklı ve gezmeyi seven insanlar olarak seyahat davranışlarımızla zamanla da bir trendin yaratılmasına katkıda bulunuyoruz. Bu davranışların hepsi bir sosyal etki yaratıyor. Bu sonuçlar ise kimi zaman olumsuz olabiliyor. Burada asıl sorun kitlesel turizm faaliyetlerinin doğurduğu olumsuz sonuçlar.

Turizm-Ahlaki-Etik

İnsanlar turizm aracılığıyla kültürlerini ve bilgilerini gittikleri yere götürüp, oradan yeni kazanımlarla dönüyorlar. Hoşumuza gitse de gitmese de turizm, küreselleşmenin hızlanmasında en önemli faktörlerden biri. Küreselleşme ile ülkeler arasında sınırların ekonomik açıdan olmadığı dünyamızda, kültürel sınırlar da turizm ile ortadan kalkıyor.

Bizlerin farklı kültürleri tanımak çabamız, diğer kültürlerle etkileşime geçmemizi gerektiriyor. Bu süreç ise zaman içerisinde farklı kültürlerin heterojenliğini kaybetme riski ile yüz yüze kalması ile sonuçlanıyor. Gittiğimiz yere kendi kültür ve bilgilerimizi de götürmemiz ve o insanların hayatlarına bir şekilde dokunmamız bunun başlıca sebebi. Onların yaşam tarzlarını değiştiriyoruz, ya da onlardan öğrendiklerimiz ile kendi yaşam tarzımı değişiyor.

Sonuç ise bazen tamamen trajik olabiliyor; çok renkli ve seslilikten, tek kültürlü bir düzene doğru dünyamız sürükleniyor. Bu da kültürlerin geleceğini belirsizleştiriyor, yok olma ile karşı karşıya kalmalarına neden oluyor. Çok hızlı değişimlere sahne oluyor dünyamız. Bir virüs gibiyiz, gittiğimiz, dokunduğumuz her şeyi tüketiyor ve değiştiriyoruz. Artık bize çekici yanı olmayınca oraya bir daha gitmek istemiyoruz. Bugün deniz, kum, güneş üçlüsü için en gözde yerlere baktığımızda durum anlaşılıyor. Bir dönemin en gözde tatil beldelerindeki bozulma bizleri o destinasyonalara gitmekten alıkoyuyor artık.

Sürdürülebilir bir yaşam, sürdürülebilir bir çevre, sürdürülebilir bir kültür yoksa orada turizm de olamayacaktır. Kültürel ve sosyal kaynakları korumaya yönelik bir turizm anlayışı, sektörün üzerinde durması gereken konulardan en önemlisi gibi duruyor. Doğal ve kültürel kaynaklara zarar vermeyen programlar geliştirilmeli, çevresel değerleri korumaya ve en azından zarar vermemeye yönelik projeler geliştirilmeli.

Burada belki yapılması gereken; kültürlere daha saygılı, bu zenginliklerin gelecek nesillere aktarılmasını sağlayacak, çevreye duyarlı turizm politikalarının geliştirilmesidir. Bunu yapamazsak aslında kendi bindiğimiz dalı kesenler olacağız.

Tüketilen ve aynılaştırılan coğrafyalar kimin umurunda olacak ki! Kültürel ve doğal kaynakları tehlikeye atmadan hareket etmeyi öğrenmemiz an akıllıca davranış alacak sanırım.

Seyahatlerimizde bir birey olarak kendi hareketlerimize dikkat etmemiz de en doğru hareket olsa gerek. Bindiğimiz dalı kesmeyelim!

Bir Yorum Yaz